KOPENHAG     Danimarka’nın Ankara Büyükelçiliği, benim için birkaç günlük bir Danimarka programı hazırlamıştı. Bu seyahati, Almanya’daki programımın tamamlanmasından sonra yapacaktım.

    


    28 Eylül 1978günü Almanya’dan bindiğim tren kâh demiryolu üzerinde; kâh demiryolu ile birlikte feribota girerek, saat 20.15’te Kopenhag’a ulaşmıştı. İstasyonda inip, MissionsHotel’i bulmam zor olmamış ve 514 No.lu odaya yerleşmiştim. Hemen Hürriyet Gazetesinin Danimarka muhabiri olan Sezai Tekinoktay’a telefon ederek, geldiğimi haber vermiştim. Zira Sezai bey, bana rehberlik-tercümanlık yapacaktı. Hemen geldi ve birlikte yemek yerken, programı konuştuk;  sonra o evine gitmiş, ben de sokağa çıkıp dolaşmıştım. Kendi kendime düşünüyordum: Ayın başında Libya’da idim. Şimdi ise Almanya, Hollanda derken Danimarka’ya gelmiştim. Libya ve Danimarka iki ayrı dünyaydı! Bir yanda dinsel yaşam; öte yanda sabahlara değin sex furyası içerisinde; uyuşturucu maddelerle mest olan gençler!...Hangisi daha iyiydi?...Trende Danimarka gümrük memurunun, otelde resepsiyon görevlisinin tutumları bana ters gelmişti! Bakalım, Danimarka seyahatim nasıl geçecekti?...

   Ertesi sabah Dışişleri Bakanlığı’na giderek Basın Müşaviri BengtPetersen’i ziyaret ederek benim Danimarka seyahatimle ilgili bir görüşme yapmıştık. Petersen, benim isteklerime göre bir program yapılmasını sağlamıştı. Sezai ile birlikte, İlk olarak Sosyal İşler Bakanlığı’na giderek, bu ülkedeki yabancı işçiler ve özellikle de Türk işçiler hakkında bilgiler almıştık.


    Sosyal İşler Bakanlığı
    Danimarka’da, çalışarak hayatını kazanan işçilerin çoğunluğunu, Türkler oluşturuyordu. 1978 Ocak ayındaki istatistiklere göre ülkede 10.300 Türk işçi vardı. Özellikle 1976 Yılından itibaren, Türkler’in sayıları artmaya başlamıştı. Zira, önce yalnız gelen işçi, daha sonra ailesini de getiriyor ve böylelikle sayıları artıyordu. Türkler’in en önemli sorunları lisandı.  Çünkü Danimarka’da konuşulan dil Türkler’e ters geliyor ve öğrenemiyorlardı. Bu nedenle lisan kursları açılarak, bu önemli sorunun çözülmesine çalışılıyordu. Yabancı işçiler ilk geldiklerinde dil, din, eğitim, kültür sorunu yaşıyorlardı. Devlet bu sorunların çözümü için yoğun çaba harcıyordu


    İşçi sorunlarının çözümü, tercümanlık ve danışmanlık müesseselerinin de destekleriyle yapılıyordu. Bu örgütler, yabancıların bütün sorunlarıyla ilgileniyor ve çözüm olanakları yaratıyordu. Danimarka gerçekten bir sosyal devletti. Danimarkalı hangi olanaklardan yararlanıyor ise, yabancılar da aynı imkânlardan istifade edebiliyorlardı. Herhangi bir sorunun çözümü için anılan örgütlere başvuranlar kısa sürede gereken yardımı alıyorlardı. Hatta başka kentlerde ikamet edenler bile, telefonla sorunlarının çözümünü sağlıyorlardı.


    Sosyal İşler Bakanlığı’ndaki temaslarımızı tamamladıktan sonra, tekrar Petersen’le buluşmuş ve birlikte Basın Merkezi’ne giderek bilgiler edinmiştik. Görmüş ve duymuştuk ki, gerek Danimarka, basını, gerekse yabancı basın fevkalâde güzel imkânlarla görev yapıyorlardı. Devlet, basının işlerinin kolaylaştırılması için, ne gerekiyorsa yapmıştı…Uluslar arası Basın Merkezi 1978 Yılında kurulmuştu. 100’e yakın basın mensubunun üye oldukları örgütün kurucuları arasında Sezai Tekinoktay, Teoman Yiğin ve S.SırrıAltıer gibi, yaşamlarını Danimarka’da sürdüren Türk gazeteciler de vardı. Dışişleri Bakanlığının da desteklediği kuruluş daha çok özel kuruluşlar tarafından finanse ediliyordu. Ayrıca üyeler de 170 Kron aidat ödüyorlardı.
Burada daha çok güncel meseleler görüşülmüş; bilahare seçkin bir restoranda Tekinoktay, Petersen ve Basın-Enformasyon Müdürü ile birlikte yemek yemiştik.


    İşçi ve İşverenler Sendikaları
    Yemekten hemen sonraki durağımız ise, İşçi Sendikaları Konfederasyonu olmuştu. Burada görüştüğümüz ProbenSörensen, sendikanın faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgiler vermişti. Daha sonra da İşveren Sendikaları Konfederasyonuna giderek, P.E.Borgqvist’i dinlemiştik.
    Akşam saatlerinde Kopenhag cadde ve sokaklarını adımlarken İstedgade ve Helgolands caddeleri üzerindeki avrat pazarı dikkatimi çekmişti. Özellikle tren istasyonunun arkasındaki sokaktaki bulunan sexshovlar, insanlık adına üzücüydü! Zira kadın, böylesine aşağılanmamalıydı!...


    Grup Köyler
    Danimarka’da, bizdeki anlamıyla köy ve köylü yoktu ve grup köyler oluşturulmuştu. Modern yaşantı içerisinde hayvancılık, tarımsal çalışmalar yapılıyordu. Bu köylerde yoksul bir tek kişi dahi yoktu. Esasen 5 Milyonluk Danimarka, dışarıdan iş gücü (işçi) ithal ediyor; ürettiklerini de dışarıya satıyordu. Tüm kasaba ve köyler, birbirleriyle kara ve demir yollarıyla irtibatlıydı. Yol, su, elektrik ve telefon bulunmayan köy yoktu. Tüm yollar asfalt kaplıydı. Herkesin otomobili, bisikleti vardı ve çalışmayan bir kişiye dahi rastlanmıyordu. Komşu ülkelerle de tek bir ülke haline gelmişlerdi. Örneğin sabahleyin İsveç’e giden; akşam evine dönüyordu. Tabii kimi zaman da Finlandiya, Almanya ve Norveç’e gidiliyordu. Bir zamanlar Türkiye’de Bülent Ecevit’in “Köy-Kent”, Alparslan Türkeş’in de “Tarım-Kent” söylemleri, Danimarka’da çoktan gerçekleştirilmişti.


    Helsingör
    30 Eylül sabahı trenle, Kopenhag’a 44 Km. mesafede bulunan  Helsingörkentine gitmiştim. Burada, sahilde yürürken, İsveç’in Helsinborg kentini seyretmiştim. Zira iki ülkenin, bu iki sahil kentleri, birbirlerine selam veriyorlardı!... İki kent arasında sürekli feribot seferleri yapılıyor ve bu seferlerle karşılıklı turist taşınıyordu. Nitekim ben orada iken, çok sayıda İsveçli görmüştüm. Lâf olsun kabilinden yapılan alışverişler ile de ekonomilere katkı sağlanıyordu. 
    O gün Helsingör’de Pazar kurulmuştu ve çok kalabalıktı. Bizde kilo ile satılan kimi temel tüketim maddelerinin, bu pazarda tane ile satılması da dikkatimi çekmişti. Pazarda dolaşırken, Türkçe konuşarak alışveriş yapan, Türk işçilerini de görmüştüm.


    Gilleleje
    Helsingör’de göreceğimi gördükten sonra, yine trenle, Kopenhag’a 68, Helsingör’e 24 Km. uzaktaki,  küçük bir sahil kasabası olan Gilleleje’ ye gitmiştim. Yaz aylarında çok hareketli olan bu turistik kentte derin bir sessizlik görülüyordu. Ama kentin ana gelir kaynağı olan balıkçılık devam ediyordu ve başka kentlerden buraya balık almaya ve oltayla avlamaya gelenler vardı. Öğrendiğime göre bu kentten, başka ülkelere de balık ihracatı yapılıyordu. 
    Gilleleje’den de, İsveç sahilleri net bir şekilde görülüyordu. Sahildeki bir restoranda, hem muhteşem manzarayı seyretmiş; hem de karnımı doyurmuştum.


    Hillerod
    Daha sonra yine trene atlamış ve Hillerod adlı kente gitmiştim. Serde gençlik vardı ve o yıllarda kendi kendime, kentten kente, ülkeden ülkeye geçerek gezebiliyordum.   


    Kopenhag
    Akşama doğru Kopenhag’a döndükten sonra da otele kapanmayıp; kent içinde dolaşmaya başlamıştım. Diyebilirim ki ben, o seyahatimde, Kopenhag’daki bütün caddelere girip çıkmıştım. 1 milyon insanın yaşadığı başkent derli toplu bir şehirdi; ama gökdelenler ile, şehrin içerisi boğulmamış ve geniş bir alana yayılmıştı.


    Konakladığım Mission Otel’de cumartesi ve pazar günleri akşam yemeği servisi yoktu. Oysa ben devletin misafiri idim ve beni doyurmaya mecbur idiler. Ama beni “Geyptoteket” adlı, diplomatların ve ünlü kişilerin gittikleri restorana göndermişler; bir hayli yüksek olan faturayı da onlar ödemişti.
Gece de çıkıp yürümüştüm. Birbirlerine bağlı olan Frbg.gade, Amagertory, Osterg adlı üç cadde, Kopenhag, gecelerinde çok hareketli oluyordu. Sinemalar, sexshov yapılan mekânlar bu caddelerdeydi. O tarihlerde vizyona giren ünlü Emanuel filminin gösterildiği sinemalar tıklım tıklımdı. 
(DEVAMINDA SON YAZI)