Danimarka’da bugün krallık rejimi hüküm sürmektedir. Devletin başında ise bir kral ya da kraliçe vardır. Ama demokratik ve anayasal bir monarşi ile yönetilmektedir. Zaman zaman bağımsız bir devlet gibi görünen Grönland ve Faroe Adaları da Danimarka’ya bağlıdır. Keza İzlanda da 1944 Yılına kadar Danimarka’ya bağlı bulunuyordu. 


Haritaya bakıldığında görüleceği gibi Danimarka, bir adalar ülkesidir. Ülkenin bir bölgesinden, başka bir bölgesine giderken, salt kara veya demir yolu yeterli olmayıp, deniz yolu ile de gidilmektedir.


ÂLBORG
    1 Ekim sabahı erken kalkıp, otelin restoranında hem kahvaltımı yapmış, hem de yolculuk için kumanya paketi hazırlatmıştım. Sonra, sevgili Sezai Tekinoktay’ı  telefonla arayıp, hem veda, hem de teşekkür etmiştim. Saat 09.00’da kalkan IC Treni ile,Kopenhag’dan ayrılmış, 1 Saatlik yolculuktan sonraKorsor’a gelince, tüm katar feribota alınmıştı. Korsor, güzel bir sahil kentiydi. Burada Danimarka donanmasına ait gemiler vardı. Ayrıca bir de rafineri bulunuyordu. Bu kentin bir güzel yanı da, sahile yakın olan küçük adacıkların oluşuydu.


    Feribot seferimiz de 1 Saat sürmüş ve Nyburg kentine gelmiştik. Feribottan görebildiğim kadarı ile bu sahil kenti de, ötekiler kadar güzel ve şirindi. Gerek tren, gerekse feribot içinde yolculuk ederken gördüğüm Roskilde, Rıngsted ve Slagelse kentleri de aynı doğal güzellikleri içeren yerleşim birimleriydi; sahil ve turizm kentleriydi…Kimi zaman geniş tarım alanları görüyor ve bu alanları  âdeta hayranlık ve kıskançlıkla izliyordum. Zira bizde de böylesi yerler vardı ama maalesef değerlendiremiyorduk. 


    Feribotla yapılan deniz yolculuğundan sonra katarımız, yine kara üzerindeki demiryolu ile yoluna devam etmişti. O arada Danimarka’nın önemli kentlerinden olan Odense’den geçerken, bu kentin güzelliklerini de temaşa edebilme olanağını bulmuştum. Odense’nin de içinde bulunduğu ada, Middelfartkenti ile bitiyordu. Ama bu ada hemen karşısındaki Fredericia kentiyle asma köprü vasıtasıyla hem kara, hem de demiryolu ile bağlantılıydı. Middelfart kentinde gördüğüm meskenler tipik, muhteşem yapılardı. Keza yakınındaki Vejle kentinin güzelliğine de hayran kaldığımı belirtmeliyim. Bir yanda deniz ve boğaz; öte yanda ormanlık alan ve denize doğru kademeli olarak inen arazideki evler; evlerin önündeki son model otomobiller; deniz yüzeyini dolduran kayıklar, yelkenliler vb…


    Yolumuzun üzerindeki Horsens ise bir sanayi kentiydi. Burada 5-6 Katlı binalar vardı. Skanderborg kentinden itibaren de Ârhus’a kadar yol otobandı. Ârhus, bir üniversite ve aynı zamanda da bir sahil kentiydi. Buradan Kopenhag’a hava, deniz, kara ve demir yolu ile bağlantı vardı.
    Nihayet Âlborg’a ulaşmıştım. Yola gördüğüm güzelliklerin etkisi altında, bu kentin caddelerini, sokaklarını ve sahilini 3 saat süreyle yaya olarak gezmiştim. Hızımı alamayıp, şehir içi otobüsleriyle de birkaç istikamete gidip gelmiş, görülesi her yerini görmüştüm. 


    Âlborg’un bir sanayi kenti olduğu, yükselen fabrika bacalarından da anlaşılıyordu. Limanda ise her türlü gemi vardı ve bunların önemli bir kısmı, yük taşıyan gemilerdi. O sırada limanda demirli olan bir Amerikan savaş gemisi, halk tarafından geziliyordu. Bizim İstanbul boğazını andıran, boğazın iki yakası, asma köprü ile birbirlerine bağlanmıştı. Şehir temiz ve bakımlıydı.


    ÂRHUS
    Saat 18.30’da kalkan trenle Âlborg’a veda edip, 20.05’te Ârhus’a ulaşmıştım. Trenden indikten sonra, bir gazete bayiinde gördüğüm Hürriyet gazetesini alıp, yutarcasına okumuş ve memleketim hakkında bilgiler edinmiştim. İstasyondan çıkıp biraz yürüdükten sonra karşıma çıkan Park Otel’de bir oda kiralayıp, yerleşmiş, sonra da kenti gezmeye çıkmıştım.


    Danimarka’nın ikinci büyük kenti olan Ârhus bir üniversite ve liman kentiydi.Kent merkezinde 200 binden fazla insan yaşıyordu ve bunlar arasında Türkler de vardı.  Kent düz, verimli ve ormanlık bir alan üzerinde kuruluydu. Tarımsal ürünlerin ihracatı ile, kömür, demir gibi madenlerin ithalinde Ârhus  limanının önemi büyüktü.Kentte gezilip görülecek yerler arasında; 13. yüzyıldan kalma, ülkenin ve kuzey Avrupa'nın en büyük kilisesi olan katedral, Danimarka'nın geçmişindeki yapıların yakın zamanda yapılmış tıpkılarının bulunduğu eski Dan yaşamını canlandıran “eski şehir”, “botanik bahçesi”, “Tivoli eğlence bahçesi” ve  “sanat müzesi”vardı.


    Kentte çağdaş-modern bir yaşamın olduğu adım başında görülüyordu. Keza, sanat yaşamı da bir hayli renkli ve hızlıydı. Başkent Kopenhag’a ve bölgedeki tüm kentlere ulaşım olanakları çoktu. Sahilde oturup seyrederken gördüğüm araba vapurları sürekli yolcu taşıyordu. Gidenler de vardı, gelenler de. Yani turizm hareketi oldukça yoğundu.


    Yorgunluktan bitap düşmüştüm ki otele gidip, yatmış ve ertesi sabah erken kalmıştım. Otel ile ilişkimi kesip, yürüyerek tren istasyonuna giderken, vitrinlerde oyalanmıştım. Nihayet saat 09.15’te hareket eden İC (hızlı tren) ile Almanya’ya müteveccihen Ârhus’tan ayrılmıştım. Kopenhag’da bana verdikleri belge ile,Padborg’a kadar ücret ödemeden yolculuk yapabilecektim; ama ben Flensburg’a değin, gelmiş; oradan da Hamburg’a geçmiştim. Böylelikle, Almanya’dan gelip Danimarka’ya geçerek, bu ülkedeki seyahatimi tamamlamış; sonra Danimarka’dan Almanya’ya geçerek, yeni bir Almanya seyahatine başlamıştım.
***
    İskandinavya’da ve Almanya’da dolaşırken, 06 Ekim 1999 ve 13 Ekim 1999 tarihlerinde, 2 kez daha Danimarka’ya giriş vaptım.    
    (BİTTİ)

0202

Danimarka’dan yaşayan Ohri’li Rasim Zülfovski ve kayın biraderi Avni ile